Yaşam

‘Love, Mark and Death’: Psikokültürel meydan okumanın güçlü sesi

Gizem Üstündağ

Bu yıl 18. İşçi Filmleri Festivali’nin açılış sineması olarak da gösterilen Cem Kaya’nın belgeseli “Aşk, İşaret ve Ölüm”, prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yaptıktan sonra İstanbul ve Ayvalık Sinema Festivalleri’nde seyirciyle buluştu. Film ayrıca MUBI Türkiye üzerinden de izlenebilir.

“Aşk, İşaret ve Ölüm” Türkiye’den Almanya’ya göçün 60. yıl dönümünün mükemmel bir özetini sunuyor. 1961 yılında çıkarılan yasa ile başlayan bu göç dalgası, Almanya’da Türkiye’den ayrılanların müzikal ve sosyal etkisini gözler önüne seriyor. Türkiye’den gelen göçmenlerin yaşadıkları zorlukları, Almanya’da maruz kaldıkları ayrımcılığı ve müzik endüstrisinde yarattıkları dönüşümü anlatan belgesel, göçmen deneyimine dair detaylı bir bakış ve kapsamlı bir portre sunuyor.

İBADET İLE HARMANLANMIŞ PROTESTO TUTUMLARI

Misafir işçi akınıyla başlayan şiddet süreci, yıkıcı göç deneyiminin bir kopyası haline gelir. Belgesel, ırkçılık ve yabancı düşmanlığına ve psikokültürel gerilime karşı verilen mücadelenin güçlü bir sesi olarak daha uzun süre kulaklarımızda çınlayacak gibi görünüyor.

Belgesele karşı bir önyargı olduğu düşünüldüğünde, bu önyargının kırılması için farklı bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiği söylenebilir. Cem Kaya bunu başarır; yaratıcı ve özgün bir yaklaşımla belgesel türünün sınırlarını zorlamakla kalmayıp insanların hayatlarına da dokunan bir hikaye anlatıyor. Didaktik bir yaklaşımdan ziyade yüksek tempolu ve eğlenceli bir anlatımla kurmaca sinema tadında bir belgesel deneyimi sunuyor. Sinema öyle ağır bir emeğin eseri ki, Cem Kaya belgeselin hikayesinin büyük ölçüde arşiv malzemeleriyle şekillendiğinden bahsediyor. Arşivleri düzenlemek için çok titiz bir çalışma yürüttüklerini ve çok zaman harcadıklarını belirten Kaya, bunun montaj aşamasını kolaylaştırdığını belirtiyor.

“Aşk, İşaret ve Ölüm”, Almanya’ya giden işçilerin yaşadıkları zorlu deneyimlerle başlar. Para kazanmak için çalışırken aynı zamanda kendi kültürel yapılarını da savunmaya çalıştıkları gösterilmiştir. Kapitalist sistem içindeki konumlarının değişmesi nedeniyle müzik tercihlerinde de değişiklikler oluyor. Hasret ve isyan durumları müziklerine de yansımıştır. Özellikle 1973 petrol krizinden sonra yurda dönüş şantajına arabesk müzikle tepki verilir. Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses gibi arabesk müziğin önde gelen isimlerinin Türkiye’de olduğu gibi Almanya’da da hayran kitleleri bulunmaktadır. Kartel gibi bazı grupların müziklerinde Almanya’daki göçmenlere yönelik ayrımcılık ve dışlama politikalarına karşı sert bir dil kullandıkları görülmektedir.

.

BURADA NE VAR, BURADA NE VAR…

Belgesel, yalnızca Türk ve Kürt müzik piyasasını değil, aynı zamanda Türkiye’deki göç tarihinin geniş bir arşivini de araştırıyor. Bu nedenle belgeselin hikayesi sadece müzikle sınırlı kalmıyor, Türkiye tarihindeki önemli olaylara da dokunuyor. Bu anlatımda Solingen Faciası gibi acı olaylar da karşımıza çıkıyor. Cem Karaca’nın Almanca müzik yapması ve gurbetçilerin yaşadığı zorluklara kayıtsız kalmaması, Almanya’nın 60’lı yıllarda Yunanistan, İtalya ve Yugoslavya gibi ülkelerden göçmen alması ve Almanya’nın “uyumlu göçmen” profili çizme çabası başlayan bir süreçti. 1970 lerde. Alman medyasının da bu bahiste aktif rol oynadığı söyleniyor. 80’lerin sonunda Batı ve Doğu Almanya’nın yeniden birleşmesinden sonra, aşırı sağ grupların güçlenmesi göçmenlere karşı ayrımcılığı artırıyor. Bu dönemde göçmenlere yönelik nefret söylemi “Ausländer” gibi aşağılayıcı ifadeler kullanılarak yaygınlaşıyor. Bu durum başta Türkler olmak üzere diğer göçmen gruplara yönelik şiddetin artmasına neden olmaktadır. 1960’lı yılların başında Türkiye’den Almanya’ya ilk personel kafileleri göç etmeye başladığında, çoğunlukla kısa süreli çalışıp para kazanmak ve Türkiye’ye dönmek amacıyla göç ettiler. Ancak birçok göçmen Almanya’da kalmaya karar veriyor ve ailelerini yanlarında getirmek istiyor. Bu, daha kalıcı bir göç dalgasının başlangıcına işaret ediyor. Ve göçmenler büyük bir kimlik krizi ve aidiyet sorunu yaşıyorlar; ne buradan ne de oradan..

Gurbetçilerin neden geri dönmediği sorusu oldukça değerli ve karmaşık bir bahistir. Yaşadıkları sorunlar ve zorluklar göz önüne alındığında, yurt dışına sadece para kazanmak için değil, daha yeterli bir yaşam kurmak için de göç ettikleri açıktır. Ancak zamanla yerleştikleri ülkelerde yeni bir hayat kurdukları ve toplumla bütünleştikleri için geri dönüşleri kolay olmuyor. Ayrıca göç ettikleri ülkelerdeki ekonomik koşulların iyileşmesi ve Türkiye’deki iş imkanlarının sınırlı olması geri dönüşü zorlaştırmaktadır. “Aşk, İşaret ve Ölüm”, gurbetçilerin neden geri gelmediği sorusunun cevabının tek bir nedene indirgenemeyeceğini gerçek ve tarafsız bir dille aktarmayı başarıyor.

“Aşk, Mark ve Ölüm” çok orijinal ve kusursuz bir belgesel. Göçmen krizi konusunda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu anlatmak ve krizi yönetemeyen/yönetemeyenlere farkındalık yaratmak açısından değerli bir yere sahiptir. Ayrıca müziğiyle anlatımı daha etkili hale getiren belgesel, yabancı düşmanlığına maruz kalan işçilerimizin üretim bandında yaşadıkları sıkıntıları akıllara getiriyor.

“Emeğinin karşılığını almak için mücadele eden tüm emekçilere saygıyla..”

haber-merzifon.com.tr

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu